18 yaşıma kadar Mayıs geldi mi tekneye gider, okullar açılana kadar teknede yaşardık. Niyeyse o günlerden çok fazla şey hatırlamıyorum. Fakat bu beni eskisi kadar panikletmiyor.
Şöyle ki, ilk zamanlar ödüm kopuyordu babamı unutacağım diye. Bu korkuyla aklıma gelen anıları, babamın sık kullandığı sözleri, alışkanlıklarını aklıma gelir gelmez not alıyordum.
Dün, belki de yıllar sonra ilk defa limonata çekti canım. İlk yudumu aldığım an, birden eski, çoktan unutulmuş bir anı düştü aklıma: Babamla güvertede oturuyoruz. Gelen limonatanın tadına bakmadan cebinden bir poşet tatlandırıcı çıkarıyor ve bardağının içine döküyor. Kaşığını bardağının içinde gezdirirken de bana dönüp, “Sen dedene çekmişsin bu konuda, bana değil,” diyor, “tatlıyla aran yok.”
Belli ki hiçbir şeyi unutmuyor, yalnızca bir kenara koyuyoruz. Ve bir kokuyla, bir melodiyle, bir tatla veya başka ufacık bir şeyle belleğimiz harekete geçiyor, geçmişi olanca tazeliğiyle şimdiye getirebiliyor. Böyle, hiç beklemediğim anlarda, hiç beklemediğim biçimlerde, mucize gibi gelen anımsama anlarında, babamı yalnızca hatırlamıyor, onu geçmişte olduğu haliyle içimde *buluyorum* sanki.
Dün bir kere daha anladım: Unutmaktan korkmak boşa. Babam gitmiş olabilir ama bendeki izleri yok olmamış, olamaz.