-
zeynepselvili.comzeynepselvili.com
-
öz şefkat
-
Öz Şefkatle İlgili Doğru Bilinen Beş Yanlış
öz şefkatle ilgili doğru bilinen beş yanlış*
Öz şefkatle ilgili doğru bilinen en önemli yanlışlardan biri, öz şefkatin kendine üzülmek anlamına gelmesidir. Sahada edindiğim deneyimlerin gösterdiği kadarıyla, öz şefkat, kendimize acımamıza ve kötü talihimize mızıldanıp durmamıza karşı bir çeşit panzehir sayılır. Bunun nedeni, öz şefkatin kötü şeylerden kaçınmanızı mümkün kılması değildir; öz şefkat sayesinde zor duyguları nazikçe kabullenmeye, deneyimlemeye ve yaşamaya daha açık oluruz –ve çelişkili gibi görünse de bu sayede yaşadıklarımızı zihnimizde işleyip onlardan bütünüyle kurtulabiliriz. Araştırmalara göre öz şefkatli insanların, işlerin ne kadar kötü gittiğine dair kendine acıyan düşüncelere kapılma olasılığı çok daha düşük. Buna göre öz şefkatli insanlar daha sağlıklı bir ruh durumuna sahip. Leuven Üniversitesi’nden Filip Raes, araştırmasında üniversitesindeki lisans öğrencileri arasında öz şefkat ve ruminasyon ve ruh sağlığı arasındaki ilişkileri incelemiş. Öncelikle, katılımcıların 2003 yılında geliştirilmiş Öz şefkat Ölçek I adlı ölçekte nasıl özbildirimde bulunduklarını değerlendirmiş. Ölçekte, katılımcıların ne sıklıkta temel öz şefkat öğeleriyle örtüşen davranışlarda bulundukları sorulmuş. Davranış örnekleri arasında, “Kişiliğimin hoşuma gitmeyen özelliklerine karşı anlayışlı ve sabırlı olmayı denerim”; “İşler benim açımdan kötü gittiğinde yaşadığım zorlukların herkesin karşısına çıktığını düşünürüm”; “Acı verici bir şey yaşadığımda durumu değerlendirirken dengeli bir bakış benimsemeye çalışırım” gibi ifadeler yer alıyormuş. Raes, öz şefkat düzeyi daha yüksek katılımcıların şanssızlıklarından daha az yakınma eğilimi gösterdiği sonucuna varmış. Ayrıca, ruminasyon oranlarının da düşük olması sonucunda daha az kaygı bozukluğu ve depresyon belirtisi gösteriyormuş.
1. Öz şefkat kendine acımanın bir yoludur.
2. Öz şefkat zayıflık demektir.
Arizona Üniversitesi’nden David Sbarra ve meslektaşları, öz şefkatin insanlara boşanmaya uyum sağlama sürecinde yardımcı olup olmadığını incelemiş. Araştırmacılar, eşlerinden kısa süre önce ayrılmış 100’den fazla insanı araştırma laboratuvarına davet etmiş, ayrılık deneyimine dair duygu ve düşüncelerine dair dörder dakikalık bilinç akışı kaydı gerçekleştirmiş. Ardından dört bilirkişi, Öz şefkat Ölçeği’nin değiştirilmiş bir sürümünü kullanarak söz konusu tartışmaların ne derece öz şefkatli olduğunu değerlendirmiş. Bilirkişiler, “Bunu nasıl yapabildiğimi bilmiyorum. Hepsi benim suçum. Bir şekilde eşimi ittim. Ona çok ihtiyacım vardı, ona hâlâ da ihtiyaç duyuyordum. Ne yaptım ben? Her şeyi berbat ettim,” benzeri ifadelerde bulunan katılımcılara düşük puanlar vermiş. “İnsan arkasına baktığında yaşananlardan en iyisini yanına alıp yola devam etmeli. İnsan eşiyle birlikte yaptığı ya da yapmadığı her şey için kendini ve karşısındakini affetmeli,” benzeri ifadelerde bulunan katılımcılara ise yüksek puan vermiş. Araştırmacılar, ayrılıklarından söz ederken daha fazla öz şefkat ifade eden katılımcıların, ayrılık sırasında ayrılığa psikolojik açıdan daha iyi uyum sağladığını ve söz konusu etkinin dokuz ay sonra da devam ettiğini gözlemlemiş. Katılımcıların önceki kendine saygı, iyimserlik, depresyon ya da güvenli bağlanma düzeyleri göz önünde bulundurulduğunda da sonuçlar değişmemiş. Bu ve benzeri araştırmalar, durumların üstesinden gelme becerimizin, hayatta karşılaştıklarımızdan değil, işler zorlaştığında kendimizle nasıl ilişki kurduğumuzdan –kendinize müttefik mi, yoksa düşman mı olduğunuzdan– kaynaklandığını gösteriyor.
Öz şefkatin önündeki belki de en büyük engel, öz şefkatin bizleri daha iyiye ulaşmak için çaba sarf etmekten alıkoyacağı düşüncesidir. Sanki istediğimiz hayat standardına ulaşmak için kendimizi yeterince eleştirmezsek doğruca yenilgiyi kabul edecekmişiz gibi bir düşünceye kapılırız. Gelin, bir an için, ailelerin çocuklarını nasıl motive ettiğini düşünelim. Rachel, ergenlik çağındaki oğlu İngilizce dersinden zayıf aldığında, hoşnutsuzlukla homurdanıp, “Aptal çocuk! Hiçbir şeyi beceremiyorsun. Senden utanıyorum!” diye bağırabilir. (Siz de rahatsız oldunuz, değil mi? Oysa Rachel, kendi beklentilerine yanıt veremediğinde kendine karşı aynı derecede acımasız olabiliyor.) Fakat büyük olasılıkla, bu utanç fırtınası oğlunu daha fazla çaba sarf etmeye teşvik edemeyecek ve kendine olan inancını yitirmesine neden olacak; çocuk bir daha çaba göstermeyecek.
Buna alternatif olarak Rachel, daha şefkatli bir yaklaşım benimseyip şöyle de diyebilirdi: “Canım, senin de canın çok sıkılmış olsa gerek. Gel de sana bir sarılayım. Bu tip durumlar hepimizin başına gelir. Bu arada İngilizce notunu iyileştirmeye çalışsak iyi olacak çünkü iyi bir üniversiteye girmek istediğini biliyorum. Sana yardım etmek ve destek olmak için neler yapabilirim? Ben başarabileceğine inanıyorum.” Bu noktada oğulun başarısızlığının kabullenildiğine, mutsuzluğunun paylaşıldığına ve yoldaki bu küçük engebeye rağmen yola devam edilmesi konusunda teşvik edildiğine dikkat edin. İnsana ilgi gösterilen bu tip yanıtlar, özgüvenimizi kaybetmememize ve duygusal açıdan desteklendiğimizi hissetmemize olanak verir. Ne gariptir ki Rachel, oğluna karşı birinci yaklaşımı benimsemeyi aklından bile geçirmez ama konu kendi amaçlarına ulaşmak olunca kendini cezalandırmak zorunda olduğunu düşünür. Kaygı bozukluğunun, depresyonunun ve stresinin nedeninin de yeterince çaba göstermemesi olduğu sonucuna varır.
Ancak, öz şefkatin kişisel motivasyon için kendini cezalandırmadan çok daha etkili olduğunu açıkça gösteren pek çok araştırma bulunuyor. Örneğin, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nden Juliana Breines ve Serena Chen’in yaptığı bir dizi araştırma, lisans öğrencilerini öz şefkatli olacak şekilde yönlendirmenin olumlu değişimlere yol açıp açmadığını incelemiş. Araştırmalardan birinde katılımcılardan son zamanlarda yaşadıkları ve yaşadıkları yüzünden kendilerini hâlâ suçlu hissettikleri bir olayı hatırlamaları istenmiş (bir sınavda hile yapmak, sevgiliye yalan söylemek, birine hakaret etmek gibi). Ardından, rastgele, aşağıda belirtilenlerden birine yönlendirilmişler. Öz şefkat girişiminde katılımcılar, kendilerine anlayışlı ve şefkatli bir arkadaşlarının gözünden üç dakikalık bir mektup yazmış. İkinci girişimde, katılımcılardan kendi olumlu yönleriyle ilgili bir yazı yazmaları, üçüncü girişimdeyse yapmayı sevdikleri bir şey ya da bir hobi üzerine yazmaları istenmiş. Bu iki girişim, öz şefkatin kendi kendine olumlu konuşmadan ve genel anlamda olumlu durum değişikliğinden farkının anlaşılmasını amaçlamış.
Araştırmacılar, önceki günlerde yapmaktan suçluluk duydukları şeylere dair öz şefkatli olma konusunda desteklenen katılımcıların yapılan kötülükle verilen zararın affedilmesi ve ayrıca aynı davranışı tekrar etmeme konusunda daha istekli olduklarını gözlemlemiştir. Öz şefkat, hesap vermekten kaçınma yöntemi olmak bir yana, kişinin hesap verebilirliğini güçlendiren bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Başarısızlıklarımızı ve yanlışlarımızı, yargılamak yerine (“Bunu söylediğime inanamıyorum, ben ne kadar korkunç ve kötü bir insanım!”) nazikçe kabullenebilirsek (“Ona öfkelenmem gerçekten büyük bir hataydı ama çok stresliydi ve sanırım insanlar bazen gereğinden fazla tepki verebiliyor,”) kendimizi ve izlememiz gereken yolu çok daha açık bir şekilde görebiliriz. Kendimize, acımasız kişisel yargılamanın deforme ettiği objektiften bakmaktan vazgeçmeyi başardığımızda, benliğimizin başka yönleriyle, kendimiz de dahil olmak üzere herkese karşı şefkat gösteren ve herkesin iyiliğini, mutluluğunu ve sağlığını isteyen taraflarıyla iletişime geçeriz. Bu sayede tekrar denememiz ve elimizden gelenin en iyisini yapmamız için gerekli cesareti ve desteği içimizde bulabiliriz.
3. Öz şefkat beni umursamaz yapar.
4. Öz şefkat narsisistiktir.
Çoğu kültürde özsaygı, genellikle topluluk içinde öne çıkmayı, özel olmayı, ortalamanın üzerinde bulunmayı gerektirir. Örneğin biri sizin mesleki performansınızı, ebeveynlik becerilerinizi ya da zeka düzeyinizi ortalama olarak tanımlasa kendinizi nasıl hissedersiniz? Eyvah! Ouch! Sorun şudur ki asla herkes aynı anda ortalamanın üzerinde olamaz. Bazı alanlarda mükemmel iş çıkarabiliriz ama daima bizden daha çekici, daha başarılı, daha zeki birileri olacaktır –yani kendimizi kıyasladığımızda bizlerde başarısızlık hissi uyandıracak birileri daima olacaktır.
Bununla birlikte, yüksek özsaygı peşinde kendimizi ortalamadan daha iyi bir noktada görme arzusu kötü davranışlara da yol açabilir. Genç ergenler neden okulda birbirine karşı zorbaca davranışlar sergiler? Akıllarından geçen düşünce şudur: Seçtiğim şu sarsak ineğin karşısında dikilen havalı ve sıkı tip olursam özsaygım çok artabilir. Peki sizce neden bu kadar önyargılıyız? Çünkü eğer ait olduğumuz etnik kökenin, cinsiyetin, ulusun, siyasi grubun diğerlerinden daha iyi olduğuna inanırsam özsaygımda artış olur.
Örneğin Amerikan toplumunda özsaygıya atfedilen değer öyle arttı ki endişe verici boyutlara geldi: San Diego State Üniversitesi’nden Jean Twenge ve Georgia Üniversitesi’nden Keith Campbell, 1987 yılından günümüze üniversite öğrencilerinde narsisizmin izini sürmüş ve günümüz öğrencilerinde narsisizmin bugüne kadar hiç olmadığı kadar yüksek oranlarda varlık gösterdiğini saptamış. Narsisizmdeki bu yükselişi iyi niyetli yanlışlar yaparak çocukların özsaygılarını yükseltmek için ne kadar özel ve önemli olduklarını söyleyip duran ailelere ve öğretmenlere bağlıyorlar.
Ancak öz şefkat, özsaygıdan çok farklıdır. Her ikisi de psikolojik iyilikle bağlantılı olsa da, özsaygı kendi değerinin olumlu değerlendirilmesidir, oysa öz şefkat kesinlikle bir yargı ya da değerlendirme değildir. Öz şefkat, sürekli değişen ve gelişen benliğimize nezaketle ve onu kabul ederek yaklaşmaktır —özellikle başarısız olduğumuz ya da kendimizi uyumsuz hissettiğimiz durumlarda. Diğer bir deyişle özsaygı diğerlerine kıyasla kendinizi daha iyi hissetmeniz ilkesine bağlıdır, oysa öz şefkat bizim de diğer insanlar gibi mükemmel olmadığımızı kabul etmeye dayanır.
Özsaygı da doğası gereği kırılgandır, son başarımıza ya da başarısızlığımıza bağlı olarak inişler ve çıkışlar yapar. Özsaygımın tepelere tırmandığı, sonra da yere çakıldığı bir anı dün gibi hatırlıyorum. Arkadaşlarımla birlikte bir binicilik merkezine gezmeye gitmiştik. Anlaşılan, binicilik öğretmeni yaşlı İspanyol, Akdenizli havamı pek sevmişti. “Çok güzelsin,” dedi bana. Zevkten dört köşe olmuştum ki hemen ardından ekledi: “Bıyık sana çok yakışıyor.” Özsaygı iyi gün dostudur. Ortalık sakinken yanımızdadır ama şansımız döndü mü ikileyiverir. Oysa öz şefkat daima yanımızdadır, söyleyecek sözümüz kalmadığında dahi güvenilir bir destektir. Gururumuz kırıldığında yine de canımız yanar ama özellikle de canımız yandığı için kendimize nazik davranmamız son derece yerindedir. “Amma da aşağılandım, kalbim kırıldı. Ama çok da sorun değil, bu tip şeyler başa gelebiliyor.”
Öz şefkatin hem iyi, hem de kötü zamanlarda bize yardımcı olduğuna dair sağlam araştırmalar bulunuyor. Wake Forest Üniversitesi’nden Mark Leary ve meslektaşları, yürüttükleri çalışma kapsamında katılımcılardan kendilerini tanıtan bir video çekmelerini istemiş. “Merhaba, ben Can. Çevre mühendisliği okuyorum. Balığa çıkmayı ve doğada zaman geçirmeyi çok seviyorum. İleride Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak çalışmak istiyorum,” gibi. Katılımcılara birinin kayıtları izleyeceği ve katılımcıyı ne kadar sıcak, arkadaş canlısı, zeki, sevecen ve olgun göründüklerine göre 7 üzerinden notlayacağı söylenmiş. (Yapılan değerlendirme ve verilen geribildirim tabii ki düzmeceymiş.) Katılımcıların yarısına pozitif kalanıysa nötr geribildirimde bulunulmuş. Araştırmacıların amacı, katılımcıların öz şefkat düzeyinin (Öz şefkat Ölçeği’ne göre), özsaygı seviyelerinden (Rosenberg Özsaygı Ölçeği’ne göre) farklı tepkiler vermelerine neden olup olmadığını incelemeyi hedeflemiş.
Öz şefkat sahibi insanların kendilerini ne kadar mutlu, üzgün, öfkeli ya da gergin hissettiklerine dair duygusal tepkileri, verilen geribildirimin pozitif ya da nötr olmasıyla ilişkili olmamış. Oysa özsaygı düzeyi yüksek katılımcılar, nötr geribildirim aldıklarında üzülmüş ve gerilmiş (“Nasıl yani? Sadece ortalama bir tip miyim?”) Verilen geribildirimin kendi kişiliklerinden kaynaklandığını kabul etmeme eğilimi göstermişler ve gözlemcinin havasında olmaması gibi dış etkenleri suçlamışlar. Bu araştırmaya göre öz şefkat sahibi insanların duygusal açıdan dengeli kalma becerisi, başkalarından aldıkları övgü oranına bağlı olmaksızın daha yüksektir. Oysa özsaygı, yalnızca yorumlar ve geribildirimler iyi çıktığında işe yarar ve kişinin kendisiyle ilgili tatsız gerçeklerle yüzleşmesi gerektiğindeyse kaçış yollarına başvurmasına neden olabilir.
Pek çok insan, bencillikten çekindiği için öz şefkate kuşkuyla yaklaşır. Yine Rachel’i ele alalım. Rachel günlerinin büyük bölümünü ailesine zaman ayırarak, kalan zamanda pek çok günü ve geceyi de desteklediği yardım kuruluşları için çalışarak geçiriyor. Başkalarına yardımcı olmaya büyük önem veren bir ailede büyüyen Rachel, kendine zaman ve enerji ayırmasının anında başkalarına sırtını dönmek ve bencilleşmek anlamına geleceğini düşünüyor. Dünyada Rachel gibi düşünen pek çok insan var –iyi, bonkör, yüzünü başkalarına dönmüş pek çok insan, kendilerine karşı kötü olmayı dışarıya verecekleri iyiliğin önkoşulu sanıyor.
İyi ama şefkat dediğiniz şey gerçekten toplamı sıfır eden bir oyun mu? Özeleştirinin vahşi pençelerinde debelenerek geçirdiğiniz zamanları düşünün. O sırada kendinize mi yoksa başkalarına mı odaklanırsınız? Öyle zamanlarda başkalarına verebildiğiniz zaman, ilgi, dikkat, özen daha mı azdır yoksa daha mı çoktur? İnsanların çoğu, kendini yargılamaya daldığında, zavallı, rezil, işe yaramaz kendilerinden başka şeylere çok az dikkat ayırabildiğini belirtir. Aslında, insanın özeleştiriye gömülmesi çelişkili de olsa bir çeşit benmerkezcilik sayılabilir. Kendimize karşı nazik ve anlayışlı olduğumuzdaysa duygusal gereksinimlerimizin çoğu karşılanır ve böylece başkalarının gereksinimlerine odaklanabiliriz.
Ne yazık ki, başkalarının iyiliği için çalışan özenli, mütevazı ve kendini yok sayan insan düşüncesi çoğunlukla kendimize kötü davranmamız gerektiğine dair yanlış bir düşünceye yol açıyor. Bu durum, araştırmalara göre özellikle, daha özenli davranmaya, daha fazla empati kurmaya ve daha verici olmaya çalıştıkları sırada bile erkeklere kıyasla öz şefkat oranları daha düşük olan kadınlar için geçerlidir. Belki de bu gerçek çok da şaşırtıcı sayılmaz: Ne de olsa kadınlar, toplumsal düzene dahil olurken özen göstermek üzere yetiştiriliyorlar –kendilerini yok sayarak kalplerini eşlerine, çocuklarına, arkadaşlarına ve aile büyüklerine açıyorlar– fakat bu sırada kimse onlara kendileriyle ilgilenmeyi öğretmez. Her ne kadar feminist devrim, dünyanın farklı yerlerinde kadının yüklenebileceği rol yelpazesini genişletmiş olsa ve günümüzde iş hayatında ve siyasette daha önce hiç görmediğimiz kadar kadın lider görmek mümkün olsa da, kadınların kendini yok sayan birer ilgi makinesi olduğu düşüncesi yok olmuş değil. Artık kadınların evdeki kusursuz bakıcı rollerine bir de sosyal yaşamda başarılı bir kariyerler eklemeleri bekleniyor.
Kendine karşı iyi olmak, başkalarına karşı da iyi olmaya yardımcıdır, oysa kendine kötü davranmak yolu tıkamaktan başka işe yaramaz. Geçtiğimiz günlerde meslektaşım Tasha Beretvas ile Austin Teksas Üniversitesi’nde bir araştırma yaparak öz şefkat sahibi insanların ikili ilişkilerde daha verici olup olmadığını araştırdık. Çalışmaya en az bir yıldır birlikte olan 100 çift dahil ettik. Katılımcılar, Öz şefkat Ölçeği’ni kullanarak kendi öz şefkat düzeylerini belirledi. Ardından bir dizi kendi kendine raporlama ölçeği kullanarak eşlerinin ilişki dahilindeki davranışlarını betimlediler ve ilişkilerinden ne kadar memnun olduklarını ifade ettiler. Öz şefkat sahibi insanların eşleri tarafından daha ilgili ve özenli (örneğin “bana karşı ince ve nazik”), kabullenici (örneğin düşüncelerime saygı gösteriyor) ve kendi kendine yetebilmeyi destekleyici (örneğin “bana istediğim özgürlüğü tanıyor”) insanlar olarak betimlendiğini gözlemledik; kendini sıkça eleştiren eşlerse eşleri tarafından daha umursamaz (örneğin beni pek düşünmüyor”), saldırgan (örneğin “bağırıyor, kapıları çarpıyor”) ve kontrol odaklı (örneğin “her şeyi onun yaptığı gibi yapmamı bekliyor”) olarak betimlendi.
Katılımcılar, buna ek olarak, kendilerini öz şefkat sahibi eşleriyle ilişkilerinden daha memnun ve ilişkilerine güvenle bağlı olarak tanımladı –bu çok da anlaşılabilir bir durum. Kendime karşı şefkat göstermeyip duygusal ihtiyaçlarımın tamamını eşimin karşılamasını beklersem, beklentilerim karşılanmadığında olumsuz davranışlar sergilemem kaçınılmaz olur. Fakat eğer kendime, gereksinimlerimi doğrudan karşılayacak ilgi ve destek verebilirsem, eşime sunabileceğim duygusal destek kaynağı çok daha fazla olur.
Araştırmalar, öz şefkatin başkalarına şefkat gösterebilmek için gerekli olup olmadığı konusunda net verilere sahip değil; ne de olsa şefkat konusunda kendilerine karşı hiç bonkör olmadan başkalarına şefkat göstermeyi başaran pek çok insan var. Ancak son dönemde yapılan çalışmalar, öz şefkatin insanların şefkat verişini sürdürülebilir kıldığını gösteriyor. Örneğin, öz şefkatli danışmanlar ve terapistler daha az stres ve sürmenaj yaşıyor. Kariyerlerinden memnun oluyorlar, daha enerjik ve mutlu yaşıyorlar ve dünyada bir değişim yaratabilmenin verdiği tatmin duygusuyla hareket ediyorlar. Sosyal varlıklar olduğumuz için başka birinin acısına maruz kalmak, empatik rezonans nedeniyle zihinlerimizde acı merkezlerini harekete geçiriyor. Özellikle duyarlı ve empati kuran bir kişiliğe sahipsek, günlük hayatta başkalarının acısına şahit olduğumuzda, kişisel stres oranımız sürmenaj yaşayacak kadar yoğun olabiliyor. Bununla birlikte kendi kendimize şefkat verdiğimizde, acı çeken kişiyi anlamamıza ve hissettiklerini hissetmemize engel olmayan fakat bizim o duyguların içine gömülmemizi önleyen koruyucu bir tampon bölge oluşturuyoruz. Bu sayede danışanlarımız şefkati kendi empatik rezonans süreçlerinden alabiliyor. Diğer bir deyişle, kendimiz için yarattığımız şefkat, doğrudan diğerlerine geçiyor.
5. Öz şefkat bencildir.
* Kristin Neff’in 5 Myths of Self-Compassion adlı makalesinden uyarlanmıştır.